Sensin Zorba!


Nazlı Erol

Nazlı Erol

Okunma 18 Haziran 2020, 16:54

Sensin Zorba!

Bu sabah bembeyaz bir güne uyandım… Ama öyle bildiğiniz bembeyaz, canlı ışıl ışıl bir yaz sabahı değildi. Beyazın yanında siyah da vardı. Siyah beyaz bir film gibi uyandım bu sabah aslında… Çünkü izlerken siyah beyaz ama içine girince rengarenk olan bir film izledim. O kadar güzeldi ki, parmaklarım hemen onun adını yazmak istedi. Başlığımda verdim ilk kopyayı… Filmin adı mı? Tekrar yazayım hem de büyük bir zevkle: “Zorba”

Orijinal adı “Alexsis Zorba” Olan film, dili İngilizce olan ülkelerde “Zorba The Greek” Adı ile gösterilmiş. Aynı filmin Türkiye’ de de “İki Arkadaş” ismiyle gösterildiği söyleniyor. Önce biraz filmin künyesinden bahsedeyim. Film, Nikos Kazancakis’ in romanından uyarlanan 1946 yılında Girit’te çekilmiştir. Filmin yönetmeni, yazarı ve kurgucusu Mihalis Kakoyannis’tir. Zorba karakterine can veren aktör ise, Antony Quinn’dir. 1965 yılında 7 Dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve 3’ünü almıştır.

Film bir yolculukla başlıyor. Yolculukla başlayan filmler beni hemen içine alır. Film izlemek de bir yolculuk değil midir zaten? Zorba karakterine baktığımda kendi kendime hep şöyle konuştum: “Bunun neresi Zorba? Neden ona Zorba demişler? Ama bu yaptığı zorbalık değil ki, tam tersi o adaletli birisi! Evet yarını düşünmeden yaşıyor olabilir ama bu onu zorba yapmaz!”  Gerçi filmin başında kendisi de bunun sadece lakaplarından birisi olduğunu, daha başka lakapları da olduğunu açıklıyor Basil’e. Ama nedense kendisini Zorba olarak tanıtıyor. Belki de kendine en zıt olan lakabın bu olduğunu bildiği içindir… Zorba ve Basil’ in dostluğu aslında zoraki… Biraz da çıkar ilişkisi ile başlıyor. Basil yabancı. Yazar ama aylardır tek kelime yazmamış. Kendine güveni olan bir karakter değil. Aslında o da Zorba gibi yalnız.  Ama ondan çok farklı, çekingen ve utangaç. Duygularını sayfalara dökerek anlattığı için belki de yüz yüze iletişim konusunda pek başarılı değil. Film boyunca Basil’ in sesini gerek olmadıkça duymuyoruz. Zorba gibi konuşmayı seven birisi de değil. Belki de onların hayatını kesiştiren en önemli nokta budur. “Zıt karakterler” Çünkü insan kendinde olmayanı arar karşısındakinde… Basil’ den kısaca böyle bahsedebiliriz. Kendisi bir yol arkadaşına rastlıyor ve tesadüf de bu ya ona da tam madenden anlayan birisi lazım! Zorba bu iş için biçilmiş kaftan! Başlıyorlar yolculuğa…

Filmde ele alınacak o kadar çok konu var ki! Zorbalık, yalnızlık, geçmiş, kabalık, aile, kadın olmak, yaşam savaşı ve daha neler neler… Bu film tek kelimeyle “Dopdolu” Bir film! Bir o kadar da duygusal… Karakterlerin oyunculuklarında bize gösterdiklerinin yanında yine dopdolu bir alt metin de var. Elbette hepsi filmi oluşturan bütünün bir parçası ama ben karakter analizime Zorba ile başlamak istiyorum. Bana göre Zorba’nın kişiliği tam bir “Antik Yunan” yansıması! Antik Yunan’ı hatırlayalım neler vardı orada? Kadın, müzik ve şarap! Zorba da hayatı tıpkı böyle yaşamıyor mu? Özgür ruhlu, otoriter ve dediğim dedik! Şu elinden düşürmediği müzik aletini bile canı isterse çalacağını söylüyor. Basil’e “Patron” Diye sesleniyor ama asıl patron kendisi. Hayata canını sıkıp üzülmek yerine eğlenmeyi ve zevk almayı seviyor. Oğlunu kaybettiğini anlattığı sahnede bile, bu acının yalnızca dansla dindiğini söylüyor. Yumuşacık kalbi olan bu adama nasıl Zorba dersiniz? Eğer onun yaptığı zorbalıksa bizim yaptıklarımız ne?

Filmde Zorba’nın kendisi dışında bana göre etrafındaki çoğu kişi zorba. İşte bu da yazarımızın ters köşesi… Çünkü neden? Beyin fırtınası yapalım ve gereksiz yargılamaları bir kenara bırakalım diye! Gereksiz duyar demezseniz şunu eklemek isterim. Ben Zorba’nın zorbalığını yalnızca Bubulina’nın çatısındaki kedileri zorbalıkla susturduğunu izlediğimde gördüm. (Hayvanları seviyoruz, koruyoruz! Onları asla incitmiyoruz! Lütfen bunu bir yaşam felsefesi haline getirelim. Kalbi atan her canlı güzel yaşamayı hak ediyor.) Özellikle şu kahveden çıkmayan insanlar ve Madam ölünce evini talan edenler! İşte bu yüzden başlığımı “Sensin Zorba” olarak seçtim. O zorbaysa hepimiz birer zorbayız. Çünkü o insanların yaptığının az da olsa bir kısmını ne yazık ki günümüzde hala biz de yapıyoruz. Bu durumun benzerlerine şahit olmayan var mı? Hiçbir suçu olmayan dulu öldürmek en büyük zorbalık değil mi?

Film varoluşçuluk akımına da dokundurma yapıyor. Zorba bir repliğinde “Hayatın kendisi sorun, sadece ölümde huzur var.” Derken bunu destekliyor. Varoluşçuluk da asıl yaşamın ölümden sonra başladığını savunur. Hayat sadece ayaklarımızı kendine bağlayıp, bizi canı nereye isterse oraya savuran bir mahkumiyettir. Ölüm, özgürlüktür. Bence bu cümle Zorba’ nın yaşam şekliyle birebir uyuşuyor.

Filmde beni en çok üzen sahne Bubulina’ nın ölüm sahnesiydi. Cenazesi için para biriktirmekten bile vazgeçmişti ve yaşamak istiyordu. Çünkü Zorba’ya âşık olmuştu. İstanbul’daki paşaları unutmuş, aşkı Zorba’ da bulmuştu… Ama olmadı. Asıl ironi bundan sonrasıydı... Daha son nefesini vermeden evi arsız ve açgözlü insanlar tarafından soyulmaya başladı. Öldüğünde de bir yas değil, kutlama havası vardı. Neden bilmem bu durum beni çok üzdü. Aynı zamanda Dul Kadın’ ın ölümü de aynı şekilde… Bir cenaze için toplanan insanlar, başka bir cenaze ile karşı karşıya kalıyorlar… Dul Kadın diyorum çünkü onun bir ismi yok. Kadın olmak hele de dul bir kadın olmak o kadar zor bir durum ki, sanıyorum Mihalis Kakoyannis burada bunu vurgulamak istedi. Dulsanız, başınızda bir erkek yoksa toplumda yoksunuz… Sadece sizi avlamak isteyen aç kargalar var ama siz yoksunuz… Sözde onların yaptıkları hak ve adalet ama sizin yaşamanız bile suç! Tam bir ironi!

Zorba’ yı izlerken “Türk” kelimesi çok sık duyuluyor. Ama bu asla insanın, diliyle, diniyle ırkıyla değerlendirilmesi ve düşmanlık derecesinde geçmiyor izleyiciye; tam tersine Zorba filmin sonlarına doğru eskiden ülkesi için yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu ve pişman olduğunu dile getiriyor. Burada çok güzel evrensel bir mesaj gizli. İnsanın yalnızca insan olduğu için değer görmesi gerektiğini vurguluyor. Zaten ekliyor: “… Hepimizin sonu aynı, solucanlara yem olacağız.”

Müzikleri es geçmek olmaz. Theodorakis Yunan müziğinin en güçlü isimlerinden. Elbette bunu filme de yansıtmış. Her sahnede değişen o müzikler bizi Girit’e götürüyor. Ruhumuza bazen sert bazen de ılık rüzgarlar estiriyor. Zaten kendisi Türk- Yunan Dostuk Derneği’ nin de kurucusu.

Bir de deli karakterinin gerçekliğine de değinmek istiyorum. Küçük bir rol ve silik bir karakter gibi görünüyor ama filmin en gerçeği bence o. Üzülmesi de korkması da ağlaması da gerçek. Kimsenin yapmadığını, kaybettiği ya da kaybetmek zorunda bırakıldığı duyguları seyirciye o gösteriyor.

Ne demişti Zorba filmin sonunda? “Hiç bu kadar harika bir çöküş gördün mü Basil?” Kaybedişinin bile güzelliği vardı. Küllerinden doğacaktı. Keşke hepimiz Zorba gibi olabilsek… Kaybetmekten korkmadan yaşayabilsek!

Nazlı Erol tarafından Haziran 2020'de ikbalhatunoglu.com için kaleme alınmıştır.

   

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.